Ahh Durucuğum anne yine çok ihmal etmiş değil mi senin şu blogunu? Biliyorum biliyorum...Çok üzgünüm. İhmalkarlığım aklıma geldiği her an içim daraldı zaten. Laptopın kapağını her kaldırışımda bu sefer yazayım artık dedim yapamadım. Aslında temelinde senin yeni fotolarını çekebilip, blogu da öyle yazmak vardı ama ne foto çekebildim ne yazı yazabildim. Bir atalet bir atalet sorma canımın içi...Neyse uzatmayayım da sadede geleyim değil mi? Nereden başlayacağımı da bir bilsem iyi olacaktı ama...
En büyük olayımız Durucanın okula başlamasıydı. Daha ilk gününden itibaren problemsiz devam eden gururum kızımın yanında, sorunlu olan bendim. O gayet mutlu mesut öğlen okula girip, akşam okuldan çıkarken ben iki hafta boyunca o binadan ayrılamadım. Yok yemeğini yedi mi, yok sınıfta katılımı nasıl, haftalık program biraz yetersiz mi ne, atletini değiştirmişler midir, önüne düşen saçlarını bir toplasalar ya, şu sivri yerlere birer koruyucu takılmadan olur mu, acaba çişinin geldiğini söylüyor mudur, sınıf öğretmeni çok iyi de şu yardımcı öğretmen yetersiz gibi sanki? vs vs vs...Bir okul yönetiminin sevmediği tür veliyim ben: çok detaycı, çok soran, çok gözü okul üstünde, "gitmeyen" velilerdenim ben. Ha bu arada, türlü aksaklıkları farkedip, bana benzer annelerle paylaşarak okul yönetimine şöyle bir çeki düzen verdirdiğimiz de olmadı değil hani. Yani faydası da oldu bir yandan diyelim. Ama Duru'nun hiç şikayeti olmadı maşallah...Geçen seneki oyun grubundan arkadaşı Zeynep'le kanka oldular bir de Zeynep Naz'ı aldılar yanlarına değmeyin keyiflerine...Çok şükür çok şükür...
Duru'nun çok istediğim düzeni de okulla birlikte nihayet yerine geldi. Sabah 8 kalkış, akşam 8 yatış. Süper! Sonunda benim de sekizde uyuyan bir çocuğum oldu. Haftasonları da okul düzenini bozmuyoruz, rahatız vesselam...Çok şükür çok şükür...
Durucanın, okula başladığında nasıl olacağını en çok merak ettiğim konularından birisi Yemek Saatleri idi. İlk gün masaya bile oturmayan ve "eyvah işimiz var" dedirten kızım, yine her olayda olduğu gibi çabuk adapte oldu ve çok iyi hallice olmasa da umduğumdan iyi vaziyette yemeğini yemeğe, çatal kaşık kullanmaya başladı. Çoğu halen yedirilen çocuklar olan sınıftaki arkadaşlarından bazıları hiç müdahalesiz kendi kendi şahane yiyor, bazısı müdahaleye rağmen hiç yemiyor, bazısı da iki ileri bir geri yiyor işte. Bizim Duru'da bu son gruptan, kimi zaman tabağındakileri tadıyor, kimi zaman da iki kaşık pilav yiyip kalkıyor. Ha bir de ikindi kahvaltısı var, bak bunda daha iyiyiz. Genelde yeniyor çıkanlar...Gerçi benim için önemli olan Duru'nun grupla birlikte sofraya oturması, yemek düzenini öğrenmesi, çatal kaşık kullanması ve isteklerini rahatça ifade edebilmesiydi. Tabaktakilerin hepsini bitirmesi değil...Okuldan gelince akşam yatıncaya kadar anne yükleme yapıyor zaten, etiydi sebzesiydi, yoğurduydu meyvesiydi derken göbek çıkmış vaziyette yatıyor yatağına kuzucan :) Çok şükür çok şükür...
Okulla birlikte çocuklar başkalaşıyorlar tabiki. Şimdilerde öğrendiğimiz şarkılar bir bir ağızdan dökülmeye başlanıyor, kimi gerçek kimi uydurmaca sınıftan dedikodular veriliyor anneye, yapılan faaliyetler "vay be bunu bizimki mi yaptı?" dedirtiyor, satrançtaki fil anlatılıyor, ingilizceden sayılar sayılıyor, bale dersinden kapılan bir figür attırılıveriyor...Ne güzel birşey çıkıyor ortaya. Çok şükür çok şükür...
Duru bir ara Turkuazoo'ya gitti, geçenlerde de Disney on Ice'a (kendi tabiriyle Miki'nin gösterisine)...Her ikisinden de büyülendi, halen onları anlatıyor...Birinde mavi gözlü, pembe dev ahtapot abinin O'nu nasıl öptüğünü, diğerinde Gufi'nin O'na nasıl da el salladığını...Miki'nin gösterisi geçekten de görsel bir şölendi. Mickey Mouse ve arkadaşları dışında çıkan grupları biz tanımasak da, gösteriye giderken de gösteriden dönerken de tam bir trafik çilesi yaşamış olsak da Duru'nun onları izlerken yüzüne yansıyan o kocaman gülümseme ve heyecanı hepsine değiyor aslında. Çok şükür çok şükür...
Bu geçtiğimiz Cumartesi de Durucuğum okulun ilk yüzme dersine katıldı. Hani okuldu, arkadaştı bunlar ilk tecrübe değil, geçen seneden antremanlıyız ama Duru'nun bizsiz tek başına yüzme dersine katılımı bir ilkti...O 1 saat şahane duygular yaşadım. "Görmemişin bir çocuğu olmuş"u o gün tam yaşadım işte. Yalnız da değildim bu arada, ben ne fotograf makinası ne kamera akıl edebilmişken millet maaile bir de bunları toparlamış getirmiş. Öğretmenleri bizimkileri alıp soyunma odasına götürdüler, bir müddet onları bekledik. Aradan geçen zamandan sonra; kafasında bone, ayağında şıpıdık terlik, sırtında havlu bir sürü küçük adam ve küçük hanım çıktı ortaya. Sanki bir geçit töreniydi o. Onlar havuzun kenarındaki mavi kaydırmaz halının üzerinden yürürlerken bizlerin yaşadığı heyecanın tarifi imkansız. Çok güzeldi...Çok zevk aldılar, güzel organize oldular, arada ağlayanlar oldu ama kısa sürede durumu toparladılar. Durucuğumla yine gurur duydum, çok sevindim O'nun adına. Şu şansının herdaim yanında olmasını diledim Allah'tan. Çok şükür Çok şükür...
Okulun ilk haftası, sınıfta grip bir turlamıştı...Dakika bir gol bir oldu, Durucan hemen kaptı, O'nun hemen alerjik bronşiti tetiklendi öksürmeye başladı, O'ndan bana hemen geçti, benim hemen boğaz şişti. Bir de öyle geçirdik okulun o ikinci haftasını. Şimdilerde grip aşısı yaptırmak gündemimde, doktorumuz Elif Dağlı'ya bir sorup ona göre halledeceğiz bakalım.
Gelgelelim okuldan ve Duru'dan emin olunca ve bir de hastalığı atlatıp gözümüz açılınca, malum soru da çıktı karşıma: "eee İlkay Hanım onlarca zamandır hayalini kurduğunuz gün sonunda geldi. Duru okula başladı sana da zaman kaldı. Napmayı düşünüyorsunuz?"
Yakın zamana kadar bu soruya cevabım "hiçbirşey" oldu. Hiçbirşeyi yapmak istiyordum. Duru'yu okula bıraktıktan sonra herşeyi yapabilmek ama hiçbirşey yapmak. Telaşsız yaşamak, aylaklık etmek, yüzmeye gitmek, spontan planlar yapmak, uzun zamandır yapamadığım şeyi yapmak: "ağır ağır yürümek". Girip bir alışveriş merkezine mesela, ağır ağır yürümek, o halimle vitrin bakmak, eşime öğle yemeği saatinde sürpriz yapabilmek rahatça, O'nunla da el ele ağır ağır yürüyebilmek, oturduğum bir kafede ağır ağır içebilmek kahvemi, buluştuğum arkadaşlarımla uzun uzadıya kalabilmek oturduğum sandalyeden kalkmadan.
Eve hiç gitmemek bir süre...Biliyordum eve girdiğimde ev hallerine yine kendimi kaptıracağımı, dinlenmenin tadına vardırmayacağımı kendime biliyordum, biliyordum evin Duru'suz halinin beni boşluğa düşüreceğini...
Şimdilerde; rahatlığın tam tadına varamadan, yeni yükleri omuzlama telaşesi...Üstesinden gelir miyiz? Daha önce gelmedik mi...Çok şükür çok şükür....
(Not: Hamile değilim...)
0 yorum:
Yorum Gönder