24 Eylül 2011 Cumartesi

Sevgili Durucuğum...

Evet yine uzun bir ara veriş ve yazmadıkça yazmayıştan sonra tekrar buradayım anneciğim. Aslında sen bu blogu öğrenip de okumaya başladığında, bir yıldan ötekine geçişin belki de sadece dakikalarını alacak. Benim arada 4-5 ay yazmayışlarım sana bana geldiği gibi uzun gelmeyecek. Ama merak etme, sıcağı sıcağının tadı gibi olmasa da, bu ve son zamanlarda yaptığım diğer birçok yazı gibi, yazmadığım zamanları hep özetler olacağım sana bebeğim...

Bakıyorum en son Valencia gezimizde kalmışız. Ohoooo, köprünün altından ne sular aktı bilmiyorsun. Haziran ayının sonu itibariyle okulun kapanır kapanmaz başlayan yaz tatilini biz bavul açıp bavul kapatarak geçirdik. Tam bir gezentiydik, biraz yorucuydu evet sorma ama iyi oldu çünkü ben bu yazı nasıl geçireyim de Duru sıkılmasın ben de keçileri kaçırmayayım diye düşünürken, düşünmeye meydan vermeyecek bir hızla aktı bitti günler.

Öncelikle Temmuz'un ilk haftası babanın 40. yaş gününü kutlama serüveninden bahsetmeliyim. Onun 40. yaşında sunacağım hediye fikrinin ilk tohumları Sabancı'da çalıştığım dönemde atılmıştı. Sana hamileyim, bilgisayar başında harıl harıl birşeyler hazırlarken çok alakasız bir şekilde ve bir anda, "hah ben Murat'ın 40. yaş gününde onun hayatındaki bütün insanların onunla ilgili yazılarını içeren bir kitap hazırlayayım en iyisi" dediğimi hatırlıyorum... Yıl 2007, demek ki benim yaş 28 onunki 36. Vay be plana bak sen şu duygulara bir bak. Şimdi geriye dönüp bakıyorum; aylar öncesinden başlanan hazırlıklar, gizlice alınan telefon numaraları, tanıdığın tanımadığın birsürü kişiyi aramak, meramını anlatmak, numaraları, emailleri yazdığın ve not düştüğün o kağıdı saklayıp saklayıp durmak, yazıları beklemek, her yeni bir yazı e-postana düştüğünde sende yarattığı heyecan, son dakikaya kadar gelen yazılarla yükselen tansiyon, kapı kapı basımevi arayış, pazarlıklar, kitaba konacak fotoğraflar için dijital ve analog yüzlerce datayı taramak, ve kitabın kapağını tasarlamak fiyakalı bir başlık bulmaya çalışmak, zamanında yetiştirmeleri için hergün basımevi çalışanlarının başına üşüşüp onları canlarından bezdirmek, sonra son hafta okul çıkışı Duru'yu da peşime takıp tekrar basımevinde geçirdiğimiz saatler, o saatlerde Durucanın basımevinin altını üstüne getirişi ile duyulan mahcubiyetlik halleri, basımevinde tertemiz onlarca kağıdı mındar eden kızımı görüp basımevinin bizden alacağı kardan daha çok zarar ettiğinden emin oluş, ve sonra kitabın çıkışı, o kitabı elime aldığımda hissettiğim karmakarışık birsürü duygu, sonrasında sürpriz kutlamanın yapılacağı yeri ayarlayış, kutlamanın ertesi günü İstanbul dışında yapılacak küçük kaçamak yerini ayarlayış, insanları oraya getiriş, yine ona çaktırmadan herşeyi halletmeye çalışmak ve o nazar boncuklu pastanın mumları üflendikten sonra kitabın verilişi, o şaşkınlık mutluluk vs vs vs aslında hiç de kolay değildi ama iyi ki yapmışım be, yapmasaydım hep içimde bir yerde kalırdı eminim. Benim göğsüm kabarıyor düşündükçe. Şimdi bana çıtayı çok yükselttin diyorlar, ben de boşversenize diyorum, anlatabildiklerin karşındakinin anladığı kadar.

Doğumgünü sonrası, Yalova Termal Spa'da aldık soluğu. Aman ne hoş, kafayı dağıtmak, stresi gerilimi termal sulara bırakmak için ne uygun bir yer. Duru da sıcacık termalin suyundan yanakları kıpkırmızı oluncaya kadar faydalandı.

Yalova sonrası yeni bir bavul hazırlayış ve ver elini Adriyatik kıyıları...Montenegro (Karadağ) ve Dubrovnik. Karadağ'da Budva şehrinde kaldık. Oralar, adı üzerinde sonu gelmeyen dağların arasında sıkışmış kalmış yerleşimler. Budva; sakin sessiz görüntüsünün kıyısında köşesinde bir yerde, capcanlı hareketli gençlikten oluşan bir dinamizim de taşıyor. Kotor körfezi ise enfes. Koca dağların arasında bir anda karşınıza çıkan gizli saklı bir güzellik...Montenegro ne kadar masum ve bakirse, Dubrovnik de bir o kadar kirli ve şımarık geldi bana. Tur otobüsleri akın akın geliyor haliyle etraf sömürmeye pek açık. Duru, bu seyahatin en çok Budva'da kaldığımız otelin fokur fokur fokurdayan mini havuzunda geçirdiği vakitlerinden zevk aldı. Arada patlattığı çığlıkları ve etrafındaki küçük turist çocuklarla İngilizce konuşma çabalarıyla hafızalarda yer etti...

Montenegro sonrası yeni bir bavul ve istikamet Bodrum...Anne kız, Bodrum'da yazlıkta kalan üniversiteden arkadaşım Seçillerin evine doğru yol aldık. Üniversitede başlayan yakın arkadaşlık; araya evlilik, eş, çocuklar, farklı yakalarda oturma hali vs.. girse bile kaldığın yerden aynen devam eder haliyle bugüne kadar geldi. Bodrum'da çoluk çocuk, o beach senin bu beach benim, yeni katılan anneler ve çocuklarıyla günler nasıl başlayıp nasıl bittiğini anlayamadan aktı geçti... Haftasonu eşlerin gelmesine kadar, biz çocukları uyuttuktan sonra, geceyarısı sohbetlerinde yine hayatı sorguladık değil mi arkadaşım. Neler yaşadığımızı ve neleri yaşayamadığımızı yine...O sohbetler bana, üniversitede proje yaparken sabahladığımız günlerin gecesinde mola verdiğimiz anlarda ettiğimiz derin sohbetleri hatırlattı...Bodrum'da bir günü komşum Sema'ların teknelerinde geçirerek değerlendirdik. Sonrasındaki birkaç gün de oteldeydik. Böylece Durucan hem yazlık, hem tekne, hem de otel hayatıyla birlikte Bodrum'da üçünü birden tatmış oldu...

Bodrum sonrası, İstanbul'da olduğumuz o hafta, Nurdan abla ve Ece'yi ağırlayarak renkli günler geçirdik. Evde bayan sayısının dörde çıkmasına istinaden, programda elbetteki gezme, tozma ve alışveriş vardı. Kapalıçarşı, popüler AVM'ler, fiyakalı caddeler, arada Durucan için park molası derken hepsi dahil full pakettik anlayacağınız. Durucuğum sen de artık tam bir arkadaş gibisin yanımızda, iyi bir ekürisin anlayacağın...

Sonraki hafta yeni bir bavul daha ve düştük Ankara yollarına...Anneanneler, babaanneler, halalar ve kuzenlerle birlikte geçirilen dört gün bize az geldi, ne yazık ki arkadaşlara vakit yetmedi...
Ankara sonrası da, İsmail geldi İstanbul'a birkaç günlüğüne...Durucan İsi abisiyle bol bol maç yaptı enerjiyi attı.

İsmail'den sonra bayramın gelmesiyle, yeni bir bavul ve rotamız İtalya...Siena, Floransa, Pisa, Toskana ve Roma...Ne romantik değil mi? Tabi tabi...Siena'nın o eski halleri, tarihi evleri, daracık sokakları, Floransa'nın Michelangelo'su Davut Heykeli, Toskana'nın şahane doğası, Pisa kulesi Duru'nun tabiriyle eğik kule ve Roma...İspanyol merdivenleri, Aşk çeşmesi, Kolezyum'u, şahane meydanları, görkemli yapıları, dünyaca ünlü markaların tasarımcıların mağazaları, makarnası, pizzası, şarabı, tiramisusu ve çok güleryüzlü olmayan ama renkli İtalyanları...Çok cezbedici değil mi? Aslında bir yere yüklenen anlam, orada bıraktığınız izler ve yaşadığınız anılarda saklı...Bir anda, en berbat samanlık seyran da olabiliyor ya da cennetin içinde cehennemi de yaşayabiliyorsunuz...Size kalmış.

İtalya dönüşü Duru'nun okulunun açılışı...Oryantasyon, kırtasiye, kitap alışverişi, servis ayarlamalar ve Duru'nun tam gün okullu oluşu...Onun okullu oluşuyla birlikte benim hayatımda açılan yeni bir sayfa: iş hayatına tekrar dönüş...

Çalışma hayatını çok özledim. Evet Ocak'tan yaza kadar evden çalıştım ama o bir yumuşak geçişti. Sabah kalkıp işe gitmek gibi olmuyor...Araya 3.5 senelik bir boşluk girmesinin dezavantajını da yaşıyorum iş ararken. Bir altı için çok, bir üstü için az geliyorum. Bunu yaşayacağımı biliyordum ama napalım zamanı geriye çevirecek halimiz yok. Olsaydı heralde bu aralar istediğimden daha çok istemezdim zamandan geriye dönmeyi. Herşeyin hayırlısı olacak inşallah. İşle birlikte mesleki gelişimim için eğitimle de destekleyeceğim kendimi. Zorlu ve yüksek tempolu bir dönem beni bekliyor. Tekrar ayaklarım üzerinde durma hali ise en büyük motivasyonum...

Ah Durucuğum döndüm dolaştım yine kendime geldim bak. Ama ne yapayım yeri geldiğinde, eteğimdeki tüm taşlarımı döküyorum ben burada...Yazdıkça yazıyorum, bazı yazdıklarımı silip tekrar yazıyorum ve en son noktayı koyup ekranı kapattığımda bir de bakıyorum ki rahatlamışım. Burası sana ve hayatımızda yaşadıklarımıza değinirken satır aralarında da beni bulacağın bir yer.
Duru'nun doktoru Sabiha Hanım'ın bir kitabı vardı: Bana Seni Anlat Anne/Baba. Oradaki soruları cevaplayınca, ortaya çocuğunun ileride okuduğunda seni daha yakından tanımasını sağlayacak bir kitap çıkıyor. Bir nevi öyle işte...

Şimdi bunları yazarken, ilk 2-3 bölümünü izleyip sonra sıkıldığım bir dizi geldi aklıma: Ezel. Oradaki karakter, Eyşan mıydı, başı "siz hiç ..... ....... oldunuz mu?" ile başlayıp, "ben oldum..."larla devam ettirdiği cümleler kurardı hep. Son zamanlarda iç sesim de bana hep böyle cümleler kurdurtuyor.

Siz hiç bir sabah gözlerinizi açtığınızda, bir daha hiç eski siz olamayacağınızı anladınız mı? Ben anladım...

Siz hiç ağızdan ekmek gibi su gibi kolayca çıkan bir cümlenin, canınızı ancak bu kadar yakabileceğini görüp, bir taraftan tertemiz duygularınızın bulanmaması için diğer taraftan da hiçbirşey olmamış gibi davranmak için cebelleşirken bitap düştünüz mü? Ben düştüm...

Siz hiç sizde aslında varolmadığını zannettiğiniz yeni bir duygunuzla tanıştınız mı? Ben tanıştım...Hoşgeldin hırs...

Siz hiç çaresiz bırakıldığınız andan itibaren, onca yıldır ettiğiniz dualarınızı bir kenara kaldırıp, sadece ilahi adaletin tecelli etmesi için Allah'a yalvarıp yakarır oldunuz mu? Ben oldum...

Ve siz hiç en sonunda iyiliğin kazanacağından emin, güçlü olanın haklı olan olduğunu bilip kendinizi çok güçlü hissettiniz mi? Ben hissettim...

1 yorum:

pinarbk dedi ki...

Ben...herşeye çok temkinli,çok tedbirli yaklaşırken,bilgisayar ekranında insanlarla tanışıp dost oldum...İyi ki olmuşum...